Kaktüsler ve dikenler
Büyük bir yanlışın içinden cımbızla ayıklamak. Yaptığımız bu evet! Büyük bir yanlışın içinden cımbızla ayıklıyoruz. Kıl-tüy meseleler. Tek tek çözmeye çalışmak pek de akıllıca değil. Kocaman bir kaktüsün üzerinden bir tane iğneyi azaltsan ne olur, azaltmasan ne olur. Batmaya devam edecek…
Türkiye’de iken özellikle son dönemde sağlıklı yaşam ile ilgili hesapları, blogları takip ediyordum. Zaten böyle bir trend var. Bir gluten çılgınlığıdır gidiyor örneğin. Glutensiz beslenelim, ekmek yemeyelim vs vs. Etin bu kadar pahalı olduğu bir ülkede bu ile nasıl olacak?. Bademin, cevizin ithal olduğu bir ülkede un yemesin de ne yesin bu halk? Neyse, konuyu dağıtmayayım, burada Almanlar deliler gibi un tüketiyorlar. Sabahları kahve- kruvasan, öğlenleri ekmek arası birşeyler, akşamları ise Brotzeit yani ekmek üzeri birşeyler. Etraf elli, altmış, yetmiş yaşında bisiklete binen insanlarla dolu. Çoğu yaşlı epey formda, evet bacak damarları “buradayım!” diyor, tenleri buruşuk, evet yaşlılık emareleri, hastalıkları var ama sokaktalar. İşin sırrı burada bence. Çünkü hayat burada sokakta. Üşenmek yok, herkes sokakta. Destek tekerlekleri ile yürüyen teyzeler, marketten aldıkları ekmeklerini sepetlerine koyup, ağır ağır yürümeye devam ediyorlar. Normal bu… Yani glutenle, zartla zurtla uğraşırken söküp çıkarmaya çalıştığımız dikenler, bir tarafımıza batmaya devam edecek.
Batmaya devam edecek. Zira Türkiye’de sokağa çıkmak sıkıntılı iş. Kaç yaşında olursan ol. Kafayı sağlık meselelerine takmış erişkin olarak da, 13-16 yaşında bir genç olarak da, 7-8 yaşında bir çocuk olarak da sokağa çıkmak zor iş. Belki daha küçük şehirler için durum farklıdır ama Ankara’da, İstanbul’da, İzmir’de, çocukların akış akış servislerle okullara taşındığı her yerde bu durum böyle. Sokağa çıkma yasağı var gib sanki. Daha 60 olmadan eve kapanıyor insanlar. Sokağa çıkmak hem zor, hem pahalı. Sokağa çıkan yaşlıların hali, öğle saatlerinde belediye otobüslerinde pek rahat gözlemlenebilir. Huzursuz, huysuz, kaygılı...
Kimse yüksek sesle dile getirmese de, getirdiğinde hayvanseverlerin gazabına uğrasa da bir sokak hayvanı, köpek sorunu var Türkiye’de. Bu da sokağa çıkmaya engel. Ben yanında yöresinde çocuk parkı olsun diye aylarca bakındım ev ararken. Buldum da. Sonra ne mi oldu? Çeteleşen sokak köpeklerinin gazabına uğradığımız için parka falan gidemez olduk. Çocukları ısırdılar, ambulanslar vs. Bu uzun uzadıya yazılacak bir konu. Ve üstelik ben bu sokak hayvanı sorununun bile isteye körüklendiğini düşünüyorum. Sokağa çıkmayan halk daha az zararlı olmasın!
Sokağa çıkamadığımız gibi evimizin burnunun dibindeki devlet okuluna da gönderemedik çocuğumuzu. Hal böyle olunca, plastik kutusunda ayran misali oradan oraya taşınan çocuklar, araba koltuklarında ekşidi. Ekşidi evet! Çünkü çocukluk dediğin alışveriş merkezlerinin, güvenlikli sitelerin ve kapısında güvenlik bekleyen okul bahçelerinin ışığında yeşermiyor.
Münih’e geldiğimiz günden beri o çocuk parkı senin, bu çocuk parkı benim geziyoruz. Her parkta ağzım ayrı açık kalıyor. Bizim oğlan ev kedisi gibi tırmanıyor bu parkların iplerine. Pek çok yerde motor beceriler, tutup kendini çekmeye, korkmadan atlamaya, gözü kapalı borulardan tutunup kendini aşağı bırakmaya yetmiyor. Yetmiyor çünkü, mizacı biraz böyle. Ama hepsi bu değil. Şimdiye de hep plastik kaydıraklara merdivenle çıkıp aşağı kaydı. Kreş dahil okula ve hatta jimnastik dersine hep arka koltukta gitti. İlkokula gittiği sene servise bindi. Toplam yürüdüğü adım sayısı yüzü hiç bulmadı. Yazlık dönemleri haricinde, sokakta çok az oynadı, çok az bisiklete bindi. Sadece okul öncesi dönemde bile arada oluşan fark, buradaki parklarda büyüyen çocukların yanında ayan beyan ortaya çıkıyor. Üzülüyorum. Sağlayabildiğimiz çevresel faktörler, doğallıktan uzak, yapmacık, hastalıklı... Yazık ediyoruz çocuklarımıza!
Ve bu üstelik sadece okul öncesi dönemin ardından karşımıza çıkan sonuç. Sınav dar boğazı içinde, psikolojisi allak bullak olmuş ortaokul çocuklarımızı, neresinden tutsan elimizde kalan liselerimizi, imamlarımızı, hatiplerimizi; liseden bozma, içi boşalan üniversitelerimizi saymıyorum. Saymayayım. Yazdıkça yazılır bu konular. Geçenlerde, buranın meslek lisesine denk gelen bir okulda okuyan bir gençle sohbet ettim. Benimle güzel güzel İngilizce konuştu. Dört dili konuşabiliyor. Ben ODTÜ gibi, ülkenin sayılı üniversitelerinden birinden doktora derecesi almış bir insan olarak, bugün geldiğim noktada kendim için, senelerce patinaj yaptığımı; en verimli, öğrenmeye en açık zamanlarımın hep bir patinaj ile boşa geçtiğini düşünüyorum. Yazık! Evet çok değerli hocalarım oldu, çok güzel işler de yaptım. Ama kaktüs hala kaktüs! Bir iki dikeni cımbızla çekmekle olmuyor bu işler. İşlerin günden güne daha da dikenli, çetrefilli hale geldiğini görmemek için aptal olmak gerek.
Tüm bunlar aklımdan geçerken, bir yandan da Soner Hocam her 10 çocuktan 6'sının günde sadece 1 saat dışarıda oynadığını, bu sürenin cezaevlerinde açık havada geçirilen zamanla eşit olduğunu yazmış. Yazıklar olsun bize! Çocukların ve yetişkinlerin gönül rahatlığı ile dolaşacağı parklar, yollar, semtler, sokaklar yaratamadığımız için. Yazıklar olsun bize, sokakları sokak köpekleriyle, çöplerle, çöp toplayan insanlarla doldurup taşırdığımız için. Yazıklar olsun bize, ekmek parası peşinde saatlerini beyhude işlere harcayan yetişkinlere dönüştüğümüz, çocuklarımıza ayıracak vakit bulamadığımız için. Yazıklar olsun bize, insanların birbirine güvendiği, kapısı açık evlerden, yüksek duvarlı, özel güvenlikli sitelere evrilen güvensizlik rezidanslarına taşındığımız için. Yazıklar olsun bize, koltuk sevdasında bu olan bitene kayıtsız kaldığımız için. Ve dahası...
Tablette, telefonda “sağlıklı yaşam” bloglarında aradığımız sağlık, yukarıda yazdıklarımdan bağımsız değil. Yaşarken, çocuklarımızı yetiştirirken hissettiğimiz kaygı bence gluteni her şekilde döver. Yüzünü gözünü şişirir adamın. Demem o ki, hem fiziksel anlamıyla hem de mecazi olarak “sokağa çık”madan bitecek gibi değil bu kaktüsün dikenleri. Kaktüsü kökünden sökmek gerek.
Kaktüsü söktüm, getirdim Münih’e diktim. Bu yazıyı yazdığıma göre, diken hala etimin içinde, batıp duruyor!
Comments
Post a Comment