Almanya okul izlenimleri (erken dönem)
Almanya’da birinci sınıf velisi olmak vs. Türkiye’de birinci sınıf velisi olmak
Almanya’ya çok hızlı bir giriş yaptık. 30 haftalık hamile olarak başlayan serüven, büyük oğlumun burada okula başlamasından sadece üç gün sonra küçük oğlumun dünyaya gelmesiyle adrenalinini arttırarak devam etti. Geçen yıl Türkiye’de birinci sınıf velisi idim, oyunda level atladım, geldim bir de burada, bilmediğim bir lisanla, Almanya’da birinci sınıf velisi oldum. İki ülkede, iki kez birinci sınıf velisi olmak, her iki ülkeye aynı lensle iki kez bakabilmek demek. Biraz bundan bahsedeceğim. Ara ara biraz esprili bir dille yazacağım. Amacım şura iyi bura kötü falan demek değil. Yalnızca gözüme batan farkların altını çizmek. Zaten Almanya'da henüz bir şeyi tamamen değerlendirecek kadar uzun zamandır yaşamıyoruz. İşte izlenimler...
Tespit 1:Nerde çokluk orda bokluk! Çocuklarımıza tasarrufu nasıl öğretemediğimizin hikayesi.
Geçtiğimiz yıl Türkiye'de devlet okulundan hallice bir koleje kayıt yaptırmıştık. Yani öyle en üst fiyat seviyesinde bir okul değildi. Okulun spor salonunda konuşlanmış kırtasiyeden listede ne varsa almıştık ve çok sağlam bir meblağ ödemiştik. Asgari ücrete denk, belki de daha fazla bir parayı sırf kitap kırtasiye ve online materyal için ödemiştik. Hatta ilk veli toplantısında resim öğretmeni velilere “sizin eksikleriniz şunlar!” diye listeden materyaller okuyarak bildiğin zorbalık etmişti. Aldık kırtasiyeden okula yolladık, dolaba koyduk. Nasıl olduysa kaybolmuş malzemeler bir de bunun için fırça yemiştik öğretmenden. Neyse sonuç olarak, Türkiye’de onlarca kurşun kalem ve pahalı kırtasiye malzemesinin içinde yüzdü öğrenciler. Ve sene boyunca hep aynı konudan şikayet etti öğretmenimiz. Çocuklar yere düşen kalemlerini almıyor diye. Öğretmen masasında onlarca, yüzlerce kalem silgi birikti. Bir gittiğimde hizmetlinin kalemleri yerden almadan süpürüp attığına bile şahit oldum. Tam bir israf. Nerde çokluk orda bokluk demem de bundan. Çocuklar sahip oldukları bu çokluğun içinde pek çok şeyi öğrenmeyi es geçtiler. Kaçırdılar. Onların suçu yok. Biz veliler kendi aramızda ve öğretmenlerle her konuşmamızda "çocuklar hiçbir şeyin kıymetini bilmiyor!" diye suçu çocuklara attık. Okul kapanırken pek çok malzemeyi hiç kullanılmadan dolaptan alıp eve götürdüm. Çoğu çöp oldu.Peki Almanya'da nasıl oldu? Bize bir liste verildi. Türkiye'deki listenin 5’te biri eder anca. Toplamda kitaplar dahil 50 Euro tutmadı masrafı. İki ülkede de asgari ücret aynı sayılır. İkisinde de 1400 birim diyelim. Listede sadece 2 kurşun kalem vardı. Bizim aldığımız kitaplar dışında devletin verdiği ders kitapları da vardı. Veli toplantısında sınıftaki bu kitaplardan aldık. İçteki ilk sayfaya öğretim yılı ve çocuğun adını yazdık. Bizden önce 4-5 öğretim yılı daha iş görmüş kitapları kullanıma aldık böylece. Kitapları kontrol ettik. İyi durumda olmayanları öğretmen kullanımdan çıkardı. Yerine yenilerini koydu. Kimse çocuklara "hiçbir şeyin kıymetini bilmiyorlar!" demedi. Dönem ortasına geldik, daha hiç kalem kaybolmadı. Hiçbir malzemesi eksilmedi, yıpranmadı, kırılmadı.
Tespit 2: İklime yabancılaşmamızın hikayesi. Kolejler ve servisler kaldırılsın, mahalle mektepleri yeniden açılsın.
Almanya’da oğlumuzu bildiğiniz mahalle mektebine kaydettirdik. Bildiğiniz, benim de çocukken gittiğim, kendi mahallemizdeki ilkokul yani. Devletin okulu. Hatta bizim okul o kadar eski ki... Zamanında manastırmış. Sınıftaki çocuklardan bazılarının büyük dedeleri/nineleri de aynı okuldan mezun. Türkiye’de de eskiden böyle değil miydi? Herkes kendine en yakın okula gidiyordu. Köyde köy okuluna, şehirde ya da ilçede en yakın okula. Sonra sonra işler değişti. Hangi okul iyi ise ona kayıt ettirmek için ev tutmalar, muhtara para basıp yalancı ikametgahlar almalar... Ve tabi ki özel okullar. Parayı basıp çocuğu servise de yazdırdım mı tamamdır bu iş. Koy yumurta gibi sepete. Yolla okula gitsin. Akşama gelsin. İyi de eğitim alsın.
Ne yazık ki eğitim dediğiniz şey, sadece müfredattan ibaret değil. Bu içinden geçtiğiniz sistemin/sürecin tamamı bir öğrenme. Okula servisle gidip, sırada oturunca, tahtada anlatılanın bir kısmını öğrenmeniz muhtemel ama kesin elde ettiğiniz: yürümeyi unutmuş ayaklar, iklime yabancı çocuklar, sürekli servis yolu gözleyen veliler, veli servis whats’up grupları, takım elbiseli eli cebinde küstah servis ağaları, servis mafyaları, trafik keşmekeşinde yorulmuş çocuklar, servis kazaları ve diğerleri... Unuttuklarımı siz ekleyin lütfen.Peki burada işler nasıl yürüyor? Gelmeden önce sorduk, soruşturduk. İyi okul hangisi dedik. Devlet okulları arasında iyi/kötü ayrımı yapacak bir fark olmadığını söylediler. Zaten ev bulmak o kadar zor ki, iyi okul diye bir okul peyleseniz bile o semtte ya da mahallede ev bulmak imkansız. Böyle bir çabaya girmenin gereksiz olduğunu gelmeden anladık. Evi tuttuk. Kira kontratımızı okula götürdük. Kayıt tarihini geçirmiş olmamıza rağmen hemen okula kaydımızı yaptılar.
Okulun açıldığının ikinci günü bir “elternabend” yani veli akşamı oldu. Okula en geç kalan ve yanında çocuğunu getirmiş olan yegane aile bizdik Çocuğumuzu bırakacak yerimiz yoktu ve henüz Alman dakikliğine erişmiş değildik ne yapalım? Bütün veli toplantısı Almanca cereyan etti. Birimiz oğlanı eyledik birimiz altyazısız seyreden Almanca veli toplantısına iştirak ettik. Tüm okul kurallarından söz edildi o akşam. Senenin akışı velilere anlatıldı.
Birinci sınıfta çocuklar okula anne ve/veya babaları eşliğinde yürüyerek gitmek zorunda. Bu okulun, kasabanın, şehrin kuralı falan değil, bu devletin bir kararı. Web sayfalarında bununla ilgili açıklamalar var, bilgilendirme notları var. Yasa var, yasa böyle. Okul açıldığı gün de bu konuda bilgilendirmeler yapıldı. Broşürler dağıtıldı. Veli toplantısında da bu konunun altı çizildi. Birinci sınıfta birlikte geleceksiniz, sonraki yıllarda çocuklar okula arkadaşları ile grup halinde yürüyerek ya da yine grup halinde bisikletle, scooter ile okula gidecekler. Bu her mevsimde böyle, sıcakta, soğukta, karda, yağmurda. Çocuklar şekerden değil, erimiyor, donmuyor ve bu sayede yürümeyi unutmuyor. İşin güzel yanı obez de olmuyor!
Ben veli toplantısında, birinci sınıf boyuna göre ayarlanmış sandalyede, Almanca anlatılan okul kurallarını dinlerken tam 40 haftalık hamileydim. Toplantı sonunda velilere bizim mahallede oturan veli olup olmadığını, bebeğin doğması ile benim okula çocuk getirip götürmede zorlanacağımı belirttim. (Bu esnada bir ağlama krizine girmiş ve tüm velilerin aklında yer etmiş olmam ayrı bir yazının konusu.) Cümlelerim bittiğinde bütün ön sıradaki veliler bana döndü. Biz de aynı sokakta oturuyoruz diye. Veliler olarak çocuklarımızın isimlerinin yazılı olduğu sıralara oturmuştuk. Ve üstün Alman sistemli yaklaşımı aynı sokakta oturan çocukları da yan yana oturtmuştu. O ön sıradaki velilerden biri, o günden itibaren her sabah, kendi çocuğu ile birlikte benim oğlumu da aylarca arabayla okula bıraktı. Zaman zaman da birlikte yürüyerek gittik. Geçtiğimiz günlerde aynı veli ile aramızda şu konuşma geçti: “Artık sabahları okula yürümeyi öğrenmesi için okula yürüyerek gideceğiz. Birlikte gidebiliriz isterseniz.” Bu konuşmayı yaptığımız hafta kar yağdı. Okula yürüdük. Kimse donmadı.
Şimdi süreç nasıl mı işliyor? Arın’la ve küçük oğlumla birlikte sabahları okula yürüyoruz. Öğleden sonraları, okuldan “Hort” denen öğleden sonra etüdüne arkadaşlarıyla yürüyerek gidiyor. (Bazı okullarda bu öğleden sonra kısmı okulun kendi binasında.) Sonra akşam ben onu almaya gidiyorum. Yürüyerek, otobüsle, aklımıza estiği gibi dönüyoruz. Bazen okul çıkışı gezmeye gidiyoruz. Okula gidiş saatlerinde, okul yolundaki karşıdan karşıya geçişlerde, kırmızı ışık olsa da olmasa da bir görevli oluyor. Bu görevli kişi çoğunlukla bir veli ya da anneanne, dede. Trafiği kesip, çocuklar karşıdan karşıya geçerken güvenliği sağlıyor. Yaptığı bu iş için de bir miktar para kazanıyor. En önemlisi geçen her çocuğa günaydın diyor, selam veriyor. Gün böyle başlıyor.
Evet sabahları erkenden çocukla birlikte yola düşmek zor iş. Her hava koşulunda okula yürümek de zor. Ama normali bu. Her sabah bunu düşünüyorum. Normale dönmek için emek sarf etmemiz gerekti resmen. Türkiye’de trafikten, sokak köpeğinden, diğer insanlardan korkarak çocuğumuzu fanusa koyuyorduk. Arabadan inip ayağımızı yere basmıyorduk. Burada fanustan çıktık.
Arın’ın geçen yıl Türkiye’de gittiği özel okulun bahçesinde bir çocuğa bir velinin arabası çarptı. Bu sene başka bir servis kazası oldu, TV’ye haber oldu. Diyeceğim o ki, fanus pek de bir işe yaramıyordu. Burada kendi kendine okula gidip gelecek özgüveni kazandı bile. Zaten okuldan Hort’a bazen yalnız gidiyor ve bununla pek bir gurur duyuyor.
Bugün bir şeyler değişse ve Türkiye’de herkes en yakındaki okula çocuğunu gönderse nasıl olur? Bunun için trafik sorununu, kentleşme problemini halletmek ve sokak köpeklerini sokaktan alıp, sokakları normale döndürmek gerekir. Bunun için de sanırım bir 20 sene... O yüzden çocuğunu otobüse, dolmuşa bindirmekten çekinen anne baba serzenişleri devam edecek gibi görünüyor. Fanusu taşımaya devam...
Tespit 3:Müfredat ve okul saatleri. Çocuklarımızın omuzlarına neden bu kadar çok yük bindiriyoruz?
Tüm ilkokul müfredatını bilmediğim için bu karşılaştırmayı sadece birinci sınıf özelinde yapabiliyorum. Şu kadarını söyleyeyim, Almanya’da bir senede işlenen ders materyalini, Türkiye’deki çocuklar ilk bir kaç ayda tamamlıyor. Hatta Türkiye’de bir de karşılaştırma yapıyorduk, zart koleji alfabeyi bitirmiş de bizimkiler geride kalmış... Hey Allahım. Burada ilkokul birince sınıfta dersler 11:30 da ya da 12:15 de bitiyor. Sabahçı, öğlenci falan değil, yanlış anlaşılmasın. Okul bitiyor. Sonrası için, Mittagsbetreung ya da hort denen öğleden sonra okulları var. Evebeynler okuldan gelene kadar çocuklar orada vakit geçirebiliyorlar. Ben oğlanı saat 16:00 da hort’dan alıyorum. O saate çok az çocuk kalıyor. Hele günlerden Cuma ise gerçekten hiç kimse olmuyor. Saat 17:45 de ofisten çıkmak için attığım taklalar aklıma geliyor. Gün batmadan kardan adam yapabilmek için ofisten kaçtığım aklıma geliyor. Türkiye’de bir anne olarak iki saat işten erken çıkmak mümkün değil. Esneklik yok. Almanya’da part time çalışma ve ona göre kazanma imkanı mevcut. Bu imkan anneleri kariyer anlamında zorluyor, bunu yadsıyamayız. Öte yandan çocukların kendi aileleri ile geçirdikleri süreleri uzatması açısından güzel bir imkan.Türkiye’de iş zamanlarını ayarlayamadığı için veliler en uzun süre okulda tutan okula yazdırıyorlar çocuklarını. Annesi “full time” ötesi çalışan ve çocuğu “hiperaktif” olduğu için kanıran çok aileler ile karşılaştım Türkiye’de. Büyük kakasını altına yapan bir ilkokul öğrencim vardı, anne baba hep mesaideydi, okuldan hep o en son çıkıyordu. Kariyer yapmak, amiyane tabirler “yırtmak” Türkiye’nin derdi, daha normal işler yapıp, ortalama paralar kazanıp, çocuğu da okuldan vaktinde almak gibi bir kombinasyona evrilmiş işler burada. Hangisi daha iyi, bilemiyorum. Türkiye versiyonunda annem, ailem, dostlarım olmasa hayatta kalamazdık. Buradaki versiyonu yaşayıp göreceğiz.
Müfredata gelince, İlerleyen yıllarda müfredatın nasıl şekillendiğini göreceğiz. Üçüncü sınıfta dersler ağırlaşmaya başlıyormuş. Zaten dördüncü sınıftan sonra “gymnasium” denen ve üniversite okuma kapısını açan okullara girip girmeme konusu netleşiyor burada. Erkenden kariyer yolu çiziliyor bir nevi.
Öte yandan Almanya’da en son müfredat ne zaman değiştiyse artık senelerdir birinci sınıf kitapları değişmemiş. Aynısı kullanılıyor. Bizim Türkiye’de hiç alıştığımız şeyler değil bunlar. Aynı kitapları kullanarak, kitap ve materyal israfının önüne geçilmiş oluyor. Çocuklar her sabah yeni bir sisteme ve yeni bir sınava gözlerini açmıyor.
Tespit 4: Ödev gerçeği. Almanya’da hasta da olsan okuldan kaçamazsın!
Burada, müfredat ağır olmadığı, dolayısıyla çok fazla konu kapsanmadığı için çok fazla ödev de olmuyor. Amerika’dan gelen ailelerin, Almanya’daki ödevlerin fazlalığından ve ağırlığından yakındığını duydum. Burada her gün verilen ödev, Arın’ın Türkiye’de yapmaya alıştığının yarısından bile az. Hatta belki dörtte biri. Ama mutlaka ödev var.Hasta olunca da ödevden kaçamıyorsunuz burada. Aynı mahallede oturan sınıf arkadaşlarınızdan biri, öğretmeninizin sizin için özenle hazırladığı ödev dosyasını evinize getiriyor. Arkadaşınız, halinizi hatırınızı soruyor. Geçmiş olsun diyor size. Üzerinde ateşi çıkmış bir dinozor stiker’ı yapışık olan ödev dosyası iyi dileklerle evinize bırakılıyor. Konuları kaçırmanız, dersinizden geride kalmanız önlenmiş oluyor böylece. Ayrıca hasta da olsan, sorumluluğunu bileceksin. Alman bakış açısı bunu gerektiriyor.
Hasta olunca 1-2 gün devamsızlığı telafi ediyor okullar, mutlaka haber vermeniz gerekiyor, o ayrı. Ayrıca tatilden önceki günlerde hasta olursa çocuğunuz. Yani yarıyıl tatiline bir iki gün erken girelim dersen işte o zaman yandın. Okul ille doktor raporu istiyor. Havaalanında polise yakalanırsan o zaman da sağlam cezası var.
Tespit 5: Her memleketin helikopter velisi var! Whats’up dude!
Her memleketin kendine has helikopter velisi var. Ancak gözlemlediğim kadarıyla okulla çok daha seviyeli bir ilişki var burada. Katkı sağlayacaksan okul aile birliği çok aktif. Gireceksin, katkını vereceksin. Velilerin what’s up grubu falan yok. Kimse öğretmeni ya da okulu etkileme derdinde değil. Çok açıkça yazayım, en çok öğretmenler gününden ve hediye alma işinden tiksinmiştim Türkiye’de. Öğretmeni onore etmek güzel ama herkes hediye alacak paraya sahip olmayabilir. Bu hediye işini bu kadar reklama bağlamak çok saçma bence. Burada daha öğretmene hediye alalım diye hiçbir teklif gelmedi. İnşallah da gelmez. Amin!Tespit 6: Velilerin bilgilendirilmesi. Mektubun köşesini yak da yolla
Almanlar her işi yazılı yapmayı seviyor. Hem de bildiğin kağıt. Öyle mail falan değil. Mail atıyorsun cevabı postayla geliyor. Eski usül. Okul da böyle. Her şeyi yazılı gönderiyorlar. “Elterninfo” başlığı ile, numaralandırılmış mektuplar geliyor oğlumuz aracılığıyla eve. Mektupların altını kesip imzalayıp geri gönderiyoruz. “Okuduk anladık” demek bu. Bu sayede çok düzenli gidiyor işler. Benim haberim olmadı, duymadım, bizim oğlan söylemedi gibi karmaşalar olmuyor. Belli bir vakit önceden tüm etkinliklerin tarih ve saat bilgisi geliyor. Takvime işaretledin, işaretledin. Değilse yandın. Zaten takvimin olmadı mı, burada pek yaşayamazsın. Türkiyede de buna benzer bir süreç vardı ama buradaki çok daha düzenli işliyor.Şimdilik aklımdakiler böyle. Deneyimler zaman içinde değişiyor. Yeni deneyimlerle yeni yazılar gelir kanımca. Sevgiyle...

Comments
Post a Comment