Çok geç kalmış bir gitme öyküsü…
Ankara’da kırkikindileri sele çeviren günlerin içinden geçiyoruz. Şehirleri içinden çıkılmaz bir hale çevirenler olarak, ağır aksak, yavaş yavaş ve ıslak slak geçmeye çalışıyoruz işte. Günlerdir yağan doluya, olan sele inat, şen şakrak halim bugün yerle bir oldu. Dolunun döktüğü meyveler gibi yaralandım, yanağımdan aşağı yaşlar aktı. Bazı günler sıkıcı ve ıslaktı ve uyum sağlamak gerekiyordu işte.
İşte tam da böyle bir günde... Yazmanın tam zamanıydı. Erteledikçe ertelediğim, sanki bekledikçe mayalanacak, olgunlaşacak diye umduğum öyküyü yazmanın tam sırası. Gaziosmanpaşa’da bir kafe’de yalnız başıma otururken; şehir önümden, kuryeleri, mavi otobüsleri, sarı taksileri, hurdaları ve son modelleri ile akıp giderken... Bulutlar griye belenmişken, şehri bir kez daha sel almasına çeyrek, oğlumun piyano konserinin başlamasına bir varken.
Bu çok geç kalmış bir gitme öyküsü. Ben bu şehirden gitmeyi hep istedim. Ortaokul yıllarımda çok iyi hatırlıyorum, bir İstanbul’dur tutturmuştum. Her ergen muhabbetine bu konu oluyordu. Ben İstanbul'a gideceğim. Ankara güzel değil. İstanbul güzel. İstanbul’u Nebahat’in balkonundan görünen boğaz manzarasından ibaret sanan bir ergen takıntısıyla, her gün gidiyordum bu şehirden. İstanbul masmavi bağrını açmış bana, yakasında henüz iki gerdanlığı ile beni çağırıyordu. Gidiyordum.
Ne oldu da sonradan sonraya vazgeçtim, hatırlamıyorum. Gitme fikrinin olanaksızlığı mı aklıma dank etti yoksa ilk gençliğimizin üzerine cehennem zebanisi gibi abanan üniversite sınavı mı ön plana çıktı bilmiyorum ama İstanbul'a gitme fikri iyiden iyiye sönümlendi.
Lisedeydim. Ben adamakıllı yurt dışına gitmek istiyordum. Lisede İngilizce öğreniyordum. İngilizce’yi pek bir seviyordum. Sokakta turistler bana soru sormuştu da pek de güzel şakır şakır konuşmuştum. Gerekirse gider, yurt dışlarında da okurdum pek tabi. O sırada, sokaklarda “Yurtdışı Eğitim Fuarı” tabelaları peydah oldu. Şimdiki gibi bilmem kaçıncı geleneksel fuar değildi o zamanlar. İnternet yeni yeni yaygınlaşıyordu. Bu tür organizasyonlarda yeni yeni... Artık evdekilerin nasıl bir kulağını kuruttuysam, bizim düldüle atladık fuara gittik. Hatırladığım bizim turuncu Renault 9, o değilse başka bir eski model arabamız. Fuar Ankara Hilton’da. Bizim düldülden indik, kırmızı halılara basarak ailecek salona ulaştık. Mini etekli ablaların bize okulların kaç bin dolar olduklarını anlattığını hatırlıyorum. Ben burs falan veriyorlar herhalde diye gitmiştim. Bunun dışında hiçbirimiz dersimize fazlaca çalışmamıştık. Epeyce bir bol sıfırlı okul tanıtımı duyduktan, ilgili kalem ve broşüleri kolumuzun altına aldıktan sonra, aynı kırmızı halılalara tek tek basaraktan otelden çıktık. Babamın “kızım ben o kadar parayı veremem” dediğini hatırlıyorum. Hafızamda zaten belli sayıda sıfırdan sonrası için yer yok. Güzelce bir yutkundum. Atladım bizim Düldül’ün arka koltuğuna. Arabanın arka camından otelin önündeki acayip giyimli valelere bakarak uzaklaştım oradan. Eve döndük. Yine bir yere gidememiştim. “Bu çocuk böyle şeyler istiyor, başka neler yapılabilir?” sorusu dereleri denizlere akıtabilirdi. Ama Ankara bütün derelerinin üzeri betonla örtülmüş bir şehirdi.
Sonra üniversite sınavına hazırlandığım zamanlar, başımda kavak yelleri eserken, bir rüzgar çağırdı beni: “Kız gelsene işte yanıma, uçağa atla gel.” Gitmek için can atıyordum. Pasaportum yoktu, vizem yoktu, param hiç yoktu. Ailemden ayrı sadece bir tatil yapmıştım. Bazı günlerde evden çıkabilmek için eve yalan söylemiş, Kızılay ve ev arasında yürüyerek gidip gelmek konusunda uzmanlaşmış, derdi zoru kendini kendine ispat etmek olan “çıtır” bir kız çocuğuydum. “Halk oyunları festivali var falan desen olmaz mı?” Olmadı. Anlaşılan bizim evde daha ziyade yerel festivaller destek görüyordu. Uzaktan uzağa mektuplarca rüzgar esti. Çok geç kalmış bir gitme öyküsüne bir paragraf olarak buracıkta yer etti.
Sonra ünv sınavı zamanı geldi çattı. İlk gençliğin duygusal salınımlarına kendimce ayak uydurup, elimden geldiğince çalıştım. İyi de bir puan aldım. Hatta dersane birincisi oldum. Puanım ODTÜ’yü tutmuyordu ama Boğaziçi Üniversitesi’ni tutuyordu. Evde yerel festivallere yönelik bakış açısının bir benzeri yerel üniversiteler için de geçerliydi meğer. Babamdan tercih listesine Boğaziçi Üniversitesi’ni yazmak için vize çıkmadı. Ağladım, ağladım, elimde silgi tercihleri değiştirmek için son dakikaya kadar kararsız bekledim. Ağladım. Değiştirmedim. “Ben seni başka bir şehirde okutamam!”. Süreç içinde aynı şehirde okurken de işlerin hiç kolay olmayacağı ortaya çıktı. İlk tercihim ODTÜ idi. ODTÜ’ye girdim. Yerleştirme sonuçları açıklandığında, Heidi’nin tepelerden aşağı koştuğu gibi, ayaklarım popoma vurarak eve doğru koşuyordum. Koşuyordum koşmasına da yine bir yere gitmemiştim.
Sonrası ömrümün en güzel 5 yılı. Öğrencilik, tüm perişanlığına rağmen, en kaygısız, en saf ve en hevesli zamanlarım. Evden okula gidip gelmek tam bir eziyet. Bu kez bir yere gitmek istemiyorum. Yurtta kalmak istiyorum. Kampüsteki olanaklardan daha fazla faydalanmak hedefim. Konserler kaçıyor, gece film gösterimleri oluyor. Filme gitsen, toplu taşıma ile eve dönmek Ankara koşullarında daha beter korku filmine dönüşebiliyor. Son yıllarda toplu taşımada kadınların başına gelenler, bu korku filmlerinin senaryo değil gerçek olduğunu ortaya koydu. Ailemden çıkmayan vizelerin, aslında ne gibi haklı kaygılara dayandığını da bir bir serdi önüme. İşin kötüsü, ailesi ile aynı şehirde de olsa bir genç kadını pek çok tehlike bekleyebiliyordu. Üniversite hayatı boyunca, bu tehlikelere karşı bin bir türlü önlem geliştirmeyi öğrenirken, üniversitede evden ayrılma treni de kaçmış oldu. Üniversite boyunca, topluluklarla, arkadaşlarla pek çok farklı şehre gittim geldim. Kendi ayaklarımın üstünde durmayı öğrendim ama yine de Ankara’dan başka bir yere gidemedim.
Okul bitti. Başvurular, başvurular... “Ne yapmak istiyorum?” değil, “Para kazanmam gerek!” cümlesinin revaçta olduğu zamanlar. Oysa bir anlık durmak, şöyle bir es verip bakmak çok iyi de gelebilirdi bünyeye pekala. Ama ben arkamda atlılar varmışcasına, Heidi’nin dağlardan aşağı koştuğu gibi koşmayı öğrenmiştim. Koşmalıydım, bir an bile durmaya tahammülüm yoktu. Verdiğim özel derslerden kazandığım paraları denkleştirip TOEFL sınavına girdim. Çok da iyi bir puan aldım. Hocalarımdan biri, “Didemcim ne güzel bir puan almışsın, seni master için yurt dışına gönderelim” dedi. Harika fikir! Canıma minnet. Ve fakat ben yokuş aşağı koşuyorum. Yokuş aşağı koşarken GRE sınavına nasıl girmeli? Okul başvurularını nasıl yapmalı? Anneme, “Anne ben yurt dışında master yapıcam!” dedim. Annem: “Sen gidersen biz napıcaz?” dedi. Bu cevabın üzerinde çokça durmadım. Seneler geçtikçe bu sözün arkasında başka ne gibi anlamlar olduğunu daha iyi anlıyorum. O zaman, “Evet” cevabı gelen ilk işi kabul ettim. Aynı hafta kendime sevgili yaptım. Ankara’da kaldım.
Sonra o sevgili ile evlendim. İyi ki! O da okudu, yazdı. Benim okumama yazmama da hep destek oldu. Evimin akademik danışmanı. İkimiz de hem çalıştık, hem okuduk, hem sevgili, hem eş olduk. Bir oğlumuz oldu. Oğlumuz içeride uyurken ben yeterlilik notlarından kule yaptım. O altı aylıkken kulenin üzerinden atladım. Altı yaşına girdiğinde doktora ancak bitti. Oğlum uyumadan çalışmadım. Çalışan ve okuyan anne olmayı deneyimledim. Zaman zaman dibe vurdum, zaman zaman kişisel tatminin doruklarına ulaştım. Yıllar hızlı ileri sarma tuşuna basılmışcasına aktı. Ve bu esnada ülkedeki hayat da aynı hızlandırıcı tuşa basılmış olacak ki, hızla evrildi. Kurumların içi bir bir boşaltıldı, gezi dönemi yaşandı. Tam ben doktora tezime imza atarken 15 Temmuz oldu. Hızla oynayan film devam ederken üzerine hiç düşünmediğimiz, kaygılanmadığımız konular bir bir film kareleri gibi önümüze serilmeye başladı. Biz belli bir yaşa, deneyime, kazanıma gelmiştik ama çocuklarımız ne yapacaktı? İnternetin devlet kurumlarına yeni bağlandığı günlerde RJ45 kabloları çeken küçük Heidi’miz, artık Ekşisözlük'te “memleketten ..... olup gitmek” başlıklı yazıları okuyordu. Zaman değişmiş, dünya dönüşmüş, ülke bu dönüşümün içinde olağanüstü haller içinde kalmıştı.
Velhasıl kelam, benim aklımda “gitme” fikri hep vardı. Yıllar geçtikçe bu fikrin altında yatan motivasyonlar değişti, şartlar değişti, hedefler değişti. Yurt dışında okuma hayalleri kuran genç kadından; ikinci çocuğunu bekleyen doktoralı-işsiz anneye evrildim. Bu esnada evebeynlerimiz yaşlandı. Çocuğumuz büyüdü, okuma yazmayı öğrendi. Ülkenin her yerinde kesilen ağaçlara inat, burada, Ankara’da köklendim. Hiç bir yere gidemedim.
İşte, en kısa yoldan ancak böyle anlatabildiğim, “çok geç kalmış bir gitme öyküsü” benim için bu kadar. Belki Heidi dağlardan aşağı, ayakları poposuna vura vura koşarken gitmeliydi başka dağlara... Bu hikayenin kahramanı Heidi, yaşamın öyle yokuş aşağı koşmak gibi olmadığını, bir maraton olduğunu çoktan öğrendi. Şimdi gitmek dediğin, başka dağlara gitmek değil de, parkur değiştirmek gibi. Dikkatli bakarsanız, o koşan kız çocuğunun yalnız olmadığını çok net göreceksiniz. Yanında sevdikleri de yer alıyor. Dikkatle dinlerseniz, alkışlayanları, destekleyenleri, su verenleri olduğunu göreceksiniz. Binlerce şükür! Arkadaki sıralarda, kıskançlıkla bakanları fark edeceksiniz, koşanın umurunda değil. Avucunun içinde bir şey tutuyor. Parmakları sıkı sıkıya kapalı. Aman düşmesin. Hayalleri dökülmesin. Geç kalmış bir gitme öyküsünün kahramanı kızımız koşuyor, önüne engeller gelmesin!
İyi niyete ve hayallere duyulan sonsuz inanç ile ailem, sevdiklerim ve dostlarım için...
Mayıs 2018 –Ankara

Comments
Post a Comment